SAĞLIK MÜCADELESİNDE İNSANI NASIL KAZANIRIZ?

SAĞLIK MÜCADELESİNDE İNSANI NASIL KAZANIRIZ?

Murat KALEM
Sağlık İletişimi Uzmanı

Sağlık risklerinden insanları korumak, toplumumuzda “halka rağmen halk için” denilecek türden zorlu bir mücadeleyi gerektiriyor. Son yıllarda önemli gelişmeler kat edilse de sağlıklı birey ve toplum göstergelerimiz kaygı verici.
Kronik hastalıklara bağlı ölümler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm nedenlerinin başında geliyor.
En çok sigara tüketen ülkelerden biriyiz.
En çok antidepresan kullanan ülkeler arasındayız.
Obezitenin en çok görüldüğü ülkeler arasında ilk sıralardayız.
Çocukluk obezitesi rakamları, geleceğimiz adına tehlike çanları çaldığını işaret ediyor.
Sağlık insanların en çok ilgi duyduğu konuların başında geliyor ancak, sağlık okuryazarlığımız sağlığımızı koruma ve geliştirmeye yetecek düzeyde değil.
İnsanlarımız sağlık hizmetlerini yerinde kullanma konusunda pek çok yanlış algı ve davranışa sahip.
Temel koruyucu önlemlere, yaşamın her evresinde gereken sağlık taramalarına toplumsal duyarlılığımız düşük.
Herhangi bir sağlık problemi yaşadığında enformal alandan beslenen, internet başta olmak üzere kitle iletişim kanallarında sağlık beyanı ile pazarlanan ürünlere yönelerek, sağlığını tehlikeye atan insan sayımız oldukça fazla.
Bütün bu ve buna benzer veriler,  bedenen ve ruhen sağlıklı bireye ve sağlıklı topluma ulaşma mücadelesinin zorlu, uzun soluklu ve çok boyutlu bir süreç olduğunu gösteriyor. Hiç şüphe yok ki, insanımızı kendi sağlığını koruma bilincine eriştirme, işin büyük bölümünü oluşturuyor. Sağlıklı gelecek yolculuğumuzda karşımızdaki en büyük engel de, en elzem aktör de insan.
Sağlık sadece tıbbın bir alanı olmaktan çıkmıştır. Hekimliğin “Önce zarar verme” ilkesi, tüm politikalarda sağlığı gözetme sorumluluğu yüklenen sağlık dışı sektörleri de bağlayan bir olgu haline gelmiştir. Bu konuda ülkeleri bağlayan uluslararası stratejiler oluşturulmuştur. Sağlık konusu; kamu kurumlarını, yerel yönetimleri, üretim  ve hizmet sektörünü, kısaca insana hitap eden her alanda faaliyet üreten yapıları, insan sağlığını ve çevre sağlığını gözeten önlemlerle yükümlü kılan multisektörel bir mücadele alanı olmuştur.
Aynı zamanda sağlık mücadelesinde insanın rolü de değişmiştir. Modern tıp pozitivizminin insanı bir organizma olarak ele alan hekimlik uygulamalarıyla, küresel sağlık risklerine karşı insanlığı koruyabilmenin mümkün olmadığı görülmüştür. Yaşadığı toplum ve sahip olduğu değerlerle kaim olan insanın; sağlığın konusu olmaktan çıkarak, hem tedavi süreçlerinin hem de koruyucu sağlık mücadelesinin aktif paydaşı haline dönüşmesine ihtiyaç olduğu görülmüştür.
Bir başka cihetiyle sağlık mücadelesi farklı disiplinlerin sahası haline gelmiştir. Sağlığın korunması ve sağlık risklerine karşı küresel eylem planlarının başarıyla yürütülebilmesi, insanların ve toplumların eğitimi, motivasyonu, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik kararlara temel teşkil edecek bilimsel tespitler, İletişim ve yönetişim stratejileri gibi başlıklarda, sağlık dışı disiplinlere ihtiyaç duyulmuştur.
Modern tıp; teknolojik gelişmeler paralelinde muhteşem ilerlemeler kaydetmiş olmasına rağmen, küresel tehditler haline dönüşen sağlık sorunlarıyla başa çıkabilmede, insanı kazanmanın sağlayacağı artı değerin, toplumsal ve sektörel farkındalığı artırma faaliyetlerinin, politik iradenin, hekimlik uygulamalarından daha kuşatıcı ve sonuç alıcı etkisinin olacağı kabul edilmektedir.
Küresel sağlık risklerine karşı Dünya Sağlık Örgütü; sağlığın sosyalleşmesi olarak tanımlanan bu yeni süreci tüm politikalarda sağlık başlığı altında sistemleştirmeye çalışmakta, bu kapsamda tavsiye niteliğinde hedefler ve stratejiler önermekte ve ülkelerin önüne temel sağlık göstergelerine ilişkin 2020 hedefleri koymaktadır.
Türkiye ise; sağlığın korunması ve geliştirilmesi küresel hedeflerine geç motive olmuş bir ülke olarak, koruyucu sağlık politikalarını sosyal hayata entegre edecek doğru stratejileri belirleme süreci yaşıyor.
Türkiye; son 11 yılda uyguladığı Sağlıkta Dönüşüm Programıyla, sağlık hizmetlerinin hakkaniyetli erişimi ve finansal sürdürülebilirlik konularında  tüm dünyanın dikkatini çeken bir başarı elde etti. Çağdaş dünyanın deneyimlerine; sahip olduğu siyasal, sosyal ve kültürel avantajlarını kullanarak özgün ve örnek nitelikte stratejiler kattı. Örneğin tütün ürünleriyle mücadeledeki küresel stratejilerini Türkiye’de bütün dünyadan daha başarılı seviyelere ulaştıran en önemli avantajımız, istikrarlı şekilde bu mücadelenin arkasında duran siyasi irade ve bu iradeye liderlik eden Başbakanın kararlılığıydı.
Her toplumda olduğu gibi ülke insanımız için de, bağlı olduğu inanç sistemi ve değerler, gelenek, inandığı liderler, ailesi, kendisini ifade ettiği çevre, hayatlarıyla ilgili aldığı kararlara etki eden dinamiklerdir. Türkiye sahip olduğu dinamikler açısından zengin ve eşsiz bir kaynağa sahip. İnsanımızı sağlık risklerinden maksimum düzeyde koruyacak doğru ve özgün stratejiler oluşturma ve kendi insanını bu mücadelenin aktif paydaşı haline taşıma noktasında henüz fark edilememiş olmasına rağmen, sahip olduğumuz inanç sistemi ve hikmet dolu medeniyet tasavvurumuz  Türkiye’yi ayrıcalıklı kılıyor.
İnsanı bilgi ve ahlak olgunluğuna ulaştırmayı hedefleyen yüce dinimiz,  sağlığı korumanın en temel şartı olan temizliği imanın yarısı saymıştır. Yüce dinimiz temizliği bedenden ibaret saymamış, kalp ve nefis temizliği gibi manevi arınmaya da büyük önem vererek, Dünya Sağlık Örgütü’nün günümüzde “Kişinin bedenen ve ruhen iyi olma hali” olarak tanımladığı sağlığın temel prensiplerini ilahi düsturlar olarak asırlar evvelinden insanlığın ufkuna sunmuştur.
Kalplerin tabibi Hazreti Peygamberimiz (s.a.v), de  “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” şeklindeki mübarek beyanlarıyla, günümüzün küresel sağlık risklerine temel teşkil eden, ancak modern tıbbın ihmal ettiği insan faktörüne dikkati çekmiştir.
Tıbb-ı Nebevi başlığı altında hadis kitaplarında yer alan mübarek beyanlarıyla Hazreti Peygamberimiz, ağırlıklı olarak koruyucu hekimlik önerileri olmak üzere, bugünün küresel sağlık kampanyalarına konu olan pek çok prensibi asırlar öncesinden insanlığa yol gösterici olarak sunmuştur.
Bulaşıcı hastalıklara ve salgınlara karşı korunma, sağlıklı beslenme, beden, ruh ve çevre temizliği gibi konuların yanı sıra tedavi edici hekimlik hususlarında da yaşadığı dönemdeki yanlış inanışları ve davranışları tavzih eden Peygamberimiz, bu alanda insan faktörünün yönetilebilmesinin de sırlarını vermiştir.  Bu sırlar üzerinde yükselen İslam tıbbında hekimlik, batı tıbbından farklı olarak insanı bedenen ve mana yönüyle ele alan hikmetli bir hizmet olarak gelişmiştir.
Allah-u Teala yeryüzünün halifesi olarak yarattığı insanın bedenen ve ruhen tekamülünün bilmek ve yaşamakla mümkün olacağını hikmet ihsan ettiği peygamberler vasıtasıyla insanlığa bildirmiştir. Onu madden ve manen hem dünyada, hem ahirette selamete eriştirecek unsurları da insanlığın idrakine sunmuştur. İnsanlığa hizmet gibi hikmetli işlere soyunanlara da insanı tanımanın, insana ulaşmanın yollarını göstermiştir. Modern Tıp  ise ne yazık ki insanı bu boyutuyla ele almaya yanaşmamıştır. Organizmanın parçalarında uzmanlaşma iştiyakını kamçılayan tanrısallık dürtüsüyle, eşref-i mahluk olarak tasarlanmış insana, pozitivist tasavvuru içinde yabancılaşmıştır.
Bugün tıp teknolojik gelişmelere paralel olarak çok büyük ilerleme kaydetmiştir. Mikro teknolojileri, nano teknolojileri kullanarak hastalıkların tedavisinde mükemmel işler başarılmaktadır. Başarı kalp, karaciğer, böbrek nakilleri gerçekleştirilmektedir. Bu noktaya ulaşabilmek, uzun yıllar ve yüksek maliyetler gerektirmiştir. Ancak buna rağmen, bugün bütün dünyada kardiyovasküler hastalıklar, ölümlerin en büyük nedeni durumundadır. Çünkü tıp bilimi, dünyanın başka noktalarında, kapitalist kültürün karanlığında kanaat gibi bir değeri tanıyamadığı, sağlığını tüketim toplumunun alışkanlıkları içinde tükettiği için susan binlerce kalbi, hayatta tutacak hikmet kaynaklarına sahip değildir.
Tıp Biliminin ve hekimliğin, insanı, değerler sistemi içinde tanıyabilme ve anlayabilme tecrübesine ihtiyacı vardır. Pozitivist tıp paradigmasının reddettiği bu ihtiyacı giderecek kaynak ise hekimliği hikmetle buluşturan medeniyetimizdir.
Mehmet Akif Ersoy “Allah’a dayan, sa’ye sarıl ,hikmete ram ol; yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.” dizileriyle bilimi, insanı, toplumu, inkişaf ettirecek sırrı veciz şekilde özetlemektedir.
Tıp bilimi böyle bir inkişaf yaşarsa;
Tanrısal dürtüler törpülenecek,
Hayrı insanlığa faydalı olmakta arayan,
İnsanına, ait olduğu topluma, inanç ve değerlerine bağlı
Hikmetli eller ve beyinler yetişecektir.
Toplum böyle bir inkişaf yaşarsa;
-Nesiller zararlı alışkanlıklardan korunacak,
-Obezite, diyabet gibi riskler kanaat ikliminde eriyecek,
-Sigara ve alkole bağlı ölümler ortadan kalkacak,
-Depresyon ilaçlarına  ihtiyaç kalmayacaktır.
İnsan böyle bir inkişaf yaşarsa;
– Bir sağlık sorunu yaşadığında Allah’ın imtihanı olarak görüp nefsini dizginleyecek, “Şafi” sıfatına dayanacak,
-Şifa bulmak için Sa’yini (çabasını) ortaya koyacak,
-Şifa bulduğunda Allah’a şükredecek, bulamadığında Allah’ın hikmeti sayarak say’ine devam edecek,
-Şifasına vesile olmak için çırpınanlara şiddet hissi beslemeyecek,  onları duasına ortak edecek,
-Temizliği imanına karine sayacak
-Kanaati bedeni ve ruhunun sıhhat kaynağı bilecektir.
Dolayısıyla, bilimi hikmetle buluşturmak; insanı kazandıracak, toplumu sağlıklı gelecek hedefine yöneltecek tek çıkar yoldur.

Türkiye; “Önce İnsan, Önce Sağlık” diyerek sağlıkta tarihi bir dönüşüm yaşadı. Bu başarılı dönüşümü geleceğe taşıma hedefi bulunuyor. Bir taraftan, tedavi hizmetlerini güçlendirecek devasa projelere imza atıyor, diğer taraftan koruyucu sağlık stratejilerini inşa ediyor. Sürdürülebilir bir sağlık sistemi ve gelecek hedeflerinin başarıya ulaşması için; sağlık risklerine karşı bilinçli, kendisini her türlü zararlı alışkanlıktan koruyacak ahlaki tekamüle erişmiş birey ve toplum hedefliyor. Bu noktada sahip olduğumuz inanç ve ahlak sistemimiz tarihsel birikimiyle Türkiye’nin önüne değerli tecrübeler sunuyor. Sağlığın geleceğinde söz ve karar sahibi olanlar;  bu tecrübeleri geleceğe taşıyacak stratejileri belirlemeli, insanıyla, toplumuyla birlikte tüm dünyaya örnek olacak başarılara yürümelidir.